Bir dönemin tam ortasındayız.
Ne eski ebeveynliğin güvenli sınırlarında kalabiliyoruz ne de yeni dünyanın ritmine gerçekten yetişebiliyoruz. Bildiğimiz doğrular hızla eskirken, yenileri henüz içimize tam yerleşmedi.
Sınır koymakla korumak, kontrol etmekle eşlik etmek arasındaki çizgi giderek bulanıklaşıyor.
Bugünün çocukları yalnızca okul bahçelerinde değil; tanımadığımız yüzlerin, bilmediğimiz isimlerin ve görünmeyen profillerin arasında büyüyor. Arkadaşlık değişiyor, yakınlık değişiyor, ilişki kurma biçimleri değişiyor.
Bu hızlı değişimin karşısında ebeveynlerin en sık başvurduğu refleks ise neredeyse hep aynı:
kontrol etmek, kısıtlamak, yasaklamak, engellemek.
Oysa birçok ebeveynle çalışırken şunu net görüyorum:
Ebeveyni harekete geçiren şey çoğu zaman çocuğun gerçek ihtiyacı değil, belirsizliğin yarattığı kaygı oluyor.
Görmediğimiz, bilmediğimiz ve anlamlandıramadığımız alanlar, zihinde güçlü bir tehdit algısı yaratıyor.
Bu noktada durup şu soruyu sormak gerekiyor:
Bir çocuğu gerçekten ne korur?
Filtreler mi?
Uygulama engelleri mi?
Ekran yasakları mı?
Katı ve sert sınırlar mı?
Yoksa ilişki mi?
Bir psikolog olarak şunu açıkça söyleyebilirim:
Çocuklar yasaklarla değil, bağlarla korunur.
Bir çocuk zorlandığında, korktuğunda ya da kendini tehlikede hissettiğinde kime gidebildiğini biliyorsa güvendedir.
Yanlış bir şey yaptığında saklanmak yerine bir yetişkine gelebiliyorsa, en güçlü koruyucu sistem zaten kurulmuştur.
Çünkü çocuk:
anlatabildiği yerde korunur,
yargılanmadığı yerde açılır,
anlaşıldığını hissettiği yerde dürüst kalır.
Yasak mı Güven mi?
Yasaklar çoğu zaman itaat üretir.
Güven ise açıklık üretir.
Açıklığın olduğu yerde riskler daha erken görünür olur.
Çocuk yalnız kalmaz; görülür, duyulur ve destek alır.
Kontrol ise çoğu zaman kısa vadeli bir rahatlama sağlar.
Ama uzun vadede mesafe yaratır.
Kontrol Etme İhtiyacının Altında Ne Var?
Ebeveynlerde sıkça karşılaştığım bazı iç sesler var:
“Her şeyi ben yönetmeliyim.”
“Her ihtimali önceden engellemeliyim.”
“Her riski kontrol etmeliyim.”
İlk bakışta sorumluluk gibi görünen bu cümleler, çoğu zaman ebeveynin kendi kaygısından beslenir.
Kendi çocukluğumuzdan taşıdığımız görünmeyen yükler, söylenmeyen hayırlar, bastırılmış korkular ve yarım kalmış duygular ebeveynliğin içine sessizce karışır.
Bazen fark etmeden, kendi geçmişimizde yaşadığımız çaresizliği çocuklarımız üzerinden telafi etmeye çalışırız.
Bu yüzden gerçek sınır, çocuğa konulmadan önce ebeveynin kendi içinde başlar.
Asıl Sınır: İçsel Sınır
Sınır:
bağırarak çizilen bir çizgi değildir,
cezayla öğretilen bir kural listesi değildir,
sürekli kontrol edilen bir düzen hiç değildir.
Psikolojik olarak gerçek sınır, şu soruda başlar:
“Ben şu an ne hissediyorum ve bu duygu bana ne yaptırmak istiyor?”
Çocuğunuz bir şeyi sizden sakladığında hemen telefonu almak ya da sertleşmek isteyebilirsiniz.
Ama çoğu zaman bu tepkinin altında davranıştan çok, kontrolü kaybetme korkusu vardır.
Bu farkındalık oluştuğunda sınır:
öfkeyle değil temasla,
korkuyla değil güvenle,
kontrolle değil ilişkiyle kurulur.
Güçlü Çocuk Değil, Güvende Çocuk
Toplum olarak “güçlü çocuk” yetiştirmeye odaklanıyoruz.
Oysa klinik deneyimler başka bir şeyi gösteriyor:
Çocukları dayanıklı yapan şey güçlü olmaları değil, güvende olmalarıdır.
Güvende olan çocuk:
risk aldığında geri dönebileceği bir yer olduğunu bilir,
hata yaptığında yalnız kalmayacağını hisseder,
zorlandığında yardım isteyebileceğini içselleştirir.
Dayanıklılık burada büyür.
Tekniklerle değil, ilişkide.
Bazen ebeveynlik, çocuğun yoluna ışık tutmaktan çok, onun karanlıkta kalmadığını bilmekle ilgilidir.
Elinden tutup her adımı göstermek değil;
düştüğünde dönebileceği bir yer olduğunu hissettirmektir.
Çocuğun dünyasında açık kalan kapı tam da buradadır:
Her şey yolundayken değil,
zorlandığında da kapanmayan bir ilişki.
Ve belki de ebeveynlik;
çocuğu büyütürken kendi içindeki çocuğu da büyütmektir.
Sonunda kendimize şu soruyu sormak kalır:
Çocuğumu gerçekten korumaya mı çalışıyorum, yoksa kendi korkularımı onun hayatını daraltarak mı sakinleştiriyorum?