Boşanma, yetişkin yaşamında karşılaşılan en stresli yaşam olaylarından biridir ve bireyin duygusal, bilişsel ve kişilerarası işlevselliğini derinden etkileyebilir. Romantik ilişkinin sonlanması yalnızca bir partner kaybı değil; aynı zamanda aidiyet, güven, alışkanlıklar ve gelecek tasavvurunun da kaybı anlamına gelir.
Bu nedenle boşanma, psikolojik açıdan bir yas süreci olarak değerlendirilir.
Bu süreçte bireyler sıklıkla yoğun üzüntü, öfke, suçluluk, değersizlik, yalnızlık ve terk edilme korkuları yaşayabilir. Yas doğal ve beklenen bir tepkidir. Ancak yas sürecinin uzaması ya da bastırılması; özgüven kaybı, depresyon, anksiyete ve travma belirtileri gibi psikopatolojilere zemin hazırlayabilir.
Özellikle çocukluk döneminde terk edilme, ihmal, ebeveyn kaybı ya da tekrarlayan ayrılık deneyimleri yaşamış bireyler, ayrılıklara karşı daha hassas olabilir. Bu kişilerde terk edilme şeması daha kolay aktive olur ve boşanma süreci duygusal olarak çok daha yoğun yaşanabilir.
Klinik başvurularda boşanma sonrası dönemde en görünür duygulardan biri öfkedir. Ancak öfke çoğu zaman birincil bir duygu değildir. Çoğunlukla altta yatan incinmişlik, kayıp, hayal kırıklığı ve terk edilme acısını maskeleyen ikincil bir duygu olarak işlev görür.
Yas sağlıklı şekilde yaşanamadığında ya da bastırıldığında, bu bastırılmış duygular öfke patlamaları, kişilerarası çatışmalar ve duygusal düzenleme güçlükleri şeklinde ortaya çıkabilir. Kontrolsüz öfke hem kişinin günlük yaşamını hem de sosyal ilişkilerini olumsuz etkileyebilir.
Şema terapi kuramı, bu noktada önemli bir çerçeve sunar. Kurama göre bireyin erken dönem yaşantıları sonucunda gelişen uyumsuz şemalar, yetişkinlikteki ilişki kayıplarıyla birlikte aktive olabilir. Özellikle:
Terk edilme
Duygusal yoksunluk
Kusurluluk / değersizlik
şemaları, boşanma gibi bağlanma figürünün kaybıyla yoğun biçimde tetiklenir.
Bu nedenle boşanma sonrası yaşanan öfke ve yas tepkilerini yalnızca “şimdiki duruma verilen tepki” olarak değil, geçmiş deneyimlerin bugüne taşınan izleri olarak değerlendirmek klinik açıdan daha kapsayıcıdır.
Bu sorgulamalar çoğu zaman kendine yönelen öfkeyi ve suçluluğu artırır. Bazı bireyler boşanmayı kişisel bir başarısızlık olarak algılayabilir. Oysa boşanma, işlevini yitirmiş ve zarar veren bir ilişkinin sonlandırılmasıdır; bir yenilgi göstergesi değildir.
Öfkenin kökeni çoğu zaman reddedilme, kaygı ve kontrol kaybı hissiyle ilişkilidir. Kimi zaman kişi ayrılığı kabul etmekte zorlanır; kimi zaman ise yoğun nefret ve kin duyguları yaşayabilir. Özellikle ihanet gibi deneyimler, özgüven kaybını derinleştirerek öfkeyi daha da artırabilir. Bu noktada önemli olan, öfkeyi bastırmak değil, kaynağını anlamaktır.
Şema terapi, tam da bu kök nedenlere temas etmeyi hedefler. Erken dönem yaraları, çözümlenmemiş yasları ve bağlanma örüntülerini çalışarak bireyin psikolojik dayanıklılığını artırır. Araştırmalar, şema terapi ile çalışan bireylerde uzun vadeli duygusal düzenlemenin ve psikolojik sağlamlığın güçlendiğini göstermektedir.
Doğru destekle bu duygular yıkıcı olmaktan çıkıp dönüştürücü bir sürece evrilebilir.
Psk. Sude Süzer Çivitci

