Bir insan bize yaklaşır.
Bazen bir flörtün heyecanında,
bazen bir ilişkinin yoğunluğunda,
bazen de yıllarca dur kalk etmiş bir evliliğin sessiz koridorlarında…
Ve biz o anda, farkında bile olmadan bir soruyla baş başa kalırız:
“Yakınlık bende neyle karışıyor?”
Birinin bize açılması romantik bir an olmaktan çok, iç dünyamızı harekete geçiren bir tetikleyicidir.
Duygusal çıplaklık, iki kişinin yakınlığı gibi görünse de
aslında birinin içimize ne kadar girebileceğine dair kendi eşiğimizi ölçtüğümüz bir andır.
Yakınlık…
Edebiyatta hep “iki ruhun buluşması” gibi anlatılır ama pratikte hiç bu kadar kolay bir şey değildir.
Yakınlık, içimizde bir yere dokunduğunda çoğu zaman başka şeylerle karışır:
Güvenle,
Teslimiyetle,
Kontrolü kaybetme korkusuyla,
Beni kaybetme ihtimaliyle,
Kimliğimin bulanmasıyla,
Ya da hiç hesapta olmayan bir tedirginlikle.
Yakınlık bende güvenle karışıyorsa, bir adım öne çıkarım.
Teslimiyetle karışıyorsa, içim titrer ama yine de kalırım.
Ama kimliğimi kaybetme korkusuyla karışıyorsa birden dilim tutulur, omuzlarım kapanır.
Yakınlık, tehdit gibi algılanır.
Ve evlilik…
Evlilikte duygusal çıplaklık çoğu zaman unutulur.
Konuşmalar iş, çocuk, fatura, yemek arasında erir.
Ama bir gün, biri yılların sessizliğine dayanamayıp duygusal olarak soyunur:
“Ben iyi değilim.”
“Ben artık görünmek istiyorum.”
Bir evlilikte en çok korkulan şey boşanmak değildir; duygusal çıplaklığın artık nereye koyulacağını bilememektir.
Çünkü uzun ilişkilerde en kırılgan an, birinin konuşması değil; diğerinin o açıklığa ne kadar dayanabileceğidir. Bir ilişkide belirleyici olan,
karşımızdakinin ne kadar çıplak olduğu değil; bizim o çıplaklığa ne kadar dayanabildiğimizdir.
Yakınlık bir sınav değil, insanın kendi derinliğiyle yüzleşmesidir.
Sonrasında yine konuşuyor olalım…