Haritasız Yürümek ve Kaybolma Özgürlüğü

18.11.25 11:05 AM

Psikolojinin her şeyi tanımladığı bir çağda, kaybolmanın özgürlüğü üzerine.

“Düşünmeden konuşmam, okumadan yazmam, koşmadan yürümem gerekiyor. Mükemmel olmasını beklemeden yapmam lazım.”
Hepimiz, düşünmenin, analiz etmenin ve tanımlamanın güven verdiği bir dünyada yaşamayı öğrenmeye çalışıyoruz.
Belki de kaybolmaktan bu kadar korktuğumuz için hiçbir yere tam olarak gidemiyoruz.

Çocukken kaybolmak dünyanın en doğal hâliydi.
Bir oyunun içinde, bir sokağın köşesinde, bir rüyanın ortasında…
Kaybolmak, keşfin diğer adıdır.
Çünkü biliriz ki biri bizi bulacak ya da biz yolu bir şekilde bulacağız.

Winnicott’un dediği gibi: Güvenli bir bağın içinde çocuk kaybolabilir; çünkü bulunacağını bilir.
Kaybolmak burada bir tehdit değil, varlığını sınamanın bir biçimidir.

Ama yetişkinliğe geldiğimizde kaybolmak artık hata sayılıyor.
Navigasyon hep açık olmalı; yön, hedef, plan belli olmalı.
Bir yol haritamız, kariyer planımız, ilişki stratejimiz, iyileşme yöntemimiz…
Kaybolmamak için her şeyi kontrol altında tutmaya çalışıyoruz.
Oysa belki de asıl kayıp bu: hiç kaybolamamak.

Modern psikoloji, insanın iç dünyasını anlamak için eşsiz bir harita çizdi.
Ama bazen harita, yolun önüne geçti.
Her duygunun yönü, her davranışın tanımı belli.

Oysa en güzel keşiflerimizi, bir yola haritasız çıkıp yollarda kaybolduğumuzda yaparız.
Günümüz dünyasında “navigasyon” kaybolmamıza izin vermiyor;
her adımın koordinatı, her duygunun adı, her deneyimin açıklaması var.

Ama büyüme, yönünü bilmediğimiz o anlarda başlıyor.
Kaybolmak, bilinmeyene duyulan güvenin sessiz hâlidir.

Bugün birçok insan hissetmek yerine tanımlıyor; yaşamak yerine kavramsallaştırıyor.
Bir duygu ortaya çıktığında hemen ad koymaya çalışıyoruz:

“Bu kaygı mı, terk edilme şeması mı, yoksa iç çocuk tepkim mi?”
Ve düşünmek, hissetmekten daha güvenli geliyor.

Psikolojinin dili, anlamamıza yardım ederken bazen yaşamın kendisini paranteze alıyor.
“Anlamak” uğruna “yaşamak”tan uzaklaşıyoruz.

Winnicott’un dediği gibi: “Yaşamın özü, spontane eylemin canlılığıdır.”
Spontanlık, zihni terk etmek değil; onun hükümranlığını yumuşatmaktır.

Bedenin bilgisinde, kasların hafızasında, hücrelerin titreşiminde başka bir bilgelik vardır.
Merleau-Ponty, “Beden sadece dünyada bir nesne değildir; dünyanın algılandığı bir varlık biçimidir.” der.
Yani bilmek, yalnızca düşünmek değil; hissetmek, hareket etmek, titreşmektir.

Belki de yapmamız gereken, psikolojiyi yeniden bir poesis olarak hatırlamaktır:
Ruhun kendini yaratıcı biçimlerde ifade ettiği bir alan olarak.
Çünkü kaybolmak, o yaratıcı alanın ilk koşuludur.

Bion’un “without memory or desire” dediği o hâlde zihin kontrolü bırakır, bilinmeyene yer açar.
Orada, ne olacağını bilmeden, bir şeyin oluşmasına izin veririz.
Belki de bu yüzden kaybolmak, ruhsal bir pratik gibidir.

Kaybolmak, bulunmanın ön koşuludur.
Ama bulunmak, eski hâline dönmek değildir.
Kaybolduğumuz her seferde başka bir biçimle döneriz hayata.

Bir şey eksilmiştir belki, ama bir şey de eklenmiştir: Yumuşak bir teslimiyet, bir farkındalık, bir yön duygusu.

Kendimizi bulmak, aynı kişiyi bulmak değil; değişmiş halimizle yeniden görünür olmak olabilir.

Kaybolmak, yaşamın en dürüst biçimlerinden biridir.
Çünkü orada kimin olduğumuzu, kim olmadığımızla birlikte görürüz.

Ve belki de haritasız yürüyebilmek; yönsüz değil, hayatın bizi nereye götüreceğine güvenmektir.

Bir Sonraki Yazıda:
Kaybolmanın bedensel boyutuna, yön duygusunun sinir sistemiyle ilişkisine ve bedenin “yolu bilme” haline bakacağım.
Çünkü bazen beden, zihinden önce biliyor…

Psk. Yeşim Yılan

Share -