Kadınlık Nasıl Öğrenilir? Anne İlişkisi ve Kadın Kimliğinin Psikolojisi

02.03.26 11:40 AM

Her kadın kadınlığını özgürce duyurabildiği yaşayabildiği bir toplumda mıdır? Kendi cinsiyetimizi yaşamak ve bunu kalıplara sığmadan yapmak için verilen onca çabanın verildiği bir noktadaysak özgürlük kelimesi havada kalmaz mı? Ortada mücadelesi verilecek bir şey yoksa aslında bu tam anlamıyla bir özgürlük değil midir? İşte kadınlık meselesi tam böyle bir yerde.. Devamlı bir mesele, devamlı üzerine konuşulan tartışılan bir konu.


Hayır sadece Türkiye için değil Dünya için bir meseledir “Kadınlık”. Anne rolleri, eş rolleri, partner rolleri, iş rolleri her bir rolün ayrı bir sorumluluğu biçilir ve bunlar öyle bir şekillendirilir ki adeta, bir role sahip olan kadın başka rollere bürünemesin diye verilen bir görünmez çaba vardır sanki. Ama kadın, tüm bu dayatılan süreçlere rağmen istediği her rolün hakkından gayet gelir. Bu bilindiği için daha da zorlaştırılır belki süreçler. Kadının dış dünyada varoloşsal duruşu öncesinde temelde bir yerlerde kadınlığına dair inşaa ettiği bir süreci bulunur bu yazıda da bu temellerin ilk atıldığı noktaya değiniyor olacağım. 


Kadın önce annesiyle çatışır, sonra da önünde dik durması gereken bir toplum vardır. Anne meselesi tamamlandığında aslında toplumla baş edebilmek bir o kadar kolaylaşır. Çünkü annelerimiz kadınlığımızı öğrendiğimiz, kadın olmanın rolünü ilk deneyimlediğimiz yerdir aslında. Annenin kadınlığa bakışı, kadınlığa dair, kadınlık rollerine biçtiği anlamı, bizim dünyamızda da kadınlığa dair belirli temeller atar. 

Annelerimizle kurduğumuz ilişki, yalnızca “bizi sevdi mi sevmedi mi” meselesi değildir; aynı zamanda kadınlığın nasıl taşınacağını, nasıl yaşanacağını da öğretir. Yani anne kadınlığımıza dair ilk aynamızdır. Çocuk kendi yansımasını, annenin bakışında görür, kendi bedenini annenin dilinden de tanır. Annenin bir bakışı “utan”, bir bakışı “gurur duy”, bir bakışı “fazla olma” diyebilir. Bazen anne açıkça söylemez; ama yüz ifadesiyle, susuşuyla, gerginliğiyle aktarır. Böylece kadınlık, daha en baştan iki parçalı bir deneyime dönüşebilir: Bir yanda “olduğun gibi kabul”, diğer yanda “bunu fazla gösterme”... 

Birçok kadın için anneyle çatışma, aslında kadınlığın sınırlarını test etme biçimidir. “Ben senin gibi olmak zorunda mıyım?” sorusu, “Ben kadınlığı böyle mi yaşayacağım?” gibi çatışmalı sorularıyla iç içe geçer. İçeride bir yerde, annenin sesiyle kendi sesimiz karışır. Bu cümleler bazen koruyucu bir niyet taşır;  aynı zamanda kadının arzusunu, merakını, ifadesini  de daraltabilir. Bu durumda artık içselleştirilmiş bir ses vardır benliğimizde, kişiyi düzenleyen, sınır koyan, ama bazen belki gereğinden fazla cezalandıran bir iç otorite.

Suçluluk ve cezalandırılma duyguları tam da burada devreye girer. Kadın bedenini duymaya başladığında, kıyafet seçerken, gülerken, flört ederken, “hayır” derken, hatta bazen yalnızca var olurken… İçinde bir yer “fazla oldun” diyebilir. Bu duygu çoğu zaman gerçeğin kendisi değildir; geçmişten taşınan bir izdir. Zihin yetişkinlikte de benzer bir düşünce geliştirebilir: “Kendim olursam kaybederim.” İşte bu nedenle bazı kadınlar özgürleşmek isterken bile kendini sabote edebilir; sanki özgürlük “birinin sevgisini kaybetme pahasına” alınan bir şeymiş gibi görülüp hissedilir ve bu kadının davranışlarına yansıyan bir duruma dönüşebilir.

Cinsellik meselesi de çoğu zaman annenin ve toplumun ortak alanında şekillenir. Cinsellik sadece bedensel bir eylem olarak değil, yakınlık kurma, arzuyu taşıma, sınır koyma ve güvenme, doyuma ulaşma, kapasitesi olarak görülür. Eğer bir kadın, kadınlığını “tehlikeli” ya da “utanç verici” bir durum olarak öğrenmişse; arzu duyduğunda bile kendini geri çekebilir, yakınlık kurduğunda suçluluk yaşayabilir, haz aldığında cezalandırılması gerekiyormuş gibi hissedebilir. Tam tersi de mümkündür: Bazen “sevilmek için” cinsellik bir performansa dönüşebilir. O an bedende bir yakınlık yaşansa bile, içerideki duygu yalnızlık olabilir. Çünkü kişi, arzuyu değil, onay ihtiyacını doyurmaya çalışıyordur belki de. 

Bu yüzden kadınlık, çoğu kadında sadece dışarıyla mücadele değil; içerideki eski seslerle de bir şekilde baş edebilme halidir. Belki de özgürlük sadece dış dünyadaki engeller kalktığında değil, içerideki iç otorite yumuşadığında, onunla özdeşimi bırakıp bir öteki olarak algılayabildiğimizde  başlar: “Kızılacak bir şey yapmıyorum”, “Değerim davranışıma bağlı değil”, “Haz almak ayıp değil”, “Sınır koymak bencillik değil.” 

Bir kadın, kadınlığını kalıplara sığmadan yaşamak istediğinde, kendi hayatının öznesi olmak ve gerçekten yaşamı kendi algısıyla deneyimlemek için mücadele eder. Bu, hem duygusal bir cesaret ister hem de mantıksal bir farkındalık: Geçmişin kurallarını, yargılarını, otoritelerini bugünün gerçekliği sanmamak. Kadınlık kalıplara sığdırlabilecek tek tip bir rol değil; bir varoluş hâlidir. 

Vee annelerimiz.. Onları günah keçisi yapmak değil bu yazının amacı. Onlarda kadınlığı bir şekilde öğrendikleri ya da deneyimlemek zorunda oldukları şekilde yaşadılar yaşıyorlar. Özgürleşmek, çoğu zaman suçlamanın ötesine geçebildiğimiz yerde mümkün olur: Hem kabul edebildiğimiz, hem de zihinsel olarak ayrışabildiğimiz yerde. “Seni anlıyorum” diyebilmekle “benim yolum bu değil” diyebilmeyi aynı anda taşıyabilir hale geldiğimizde, yani annemizin bize bıraktığı mirasın evet bazı parçalarını taşıyabiliriz ancak bazı parçaları da dönüştürme ve kabul etmemek de varoluşsal bir haktır.  Zor belki ama, gerçek iyileşme tam da burada başlamış olur..Ve belki de bu yüzden kadınlık, sadece bir “mücadele” değil; aynı zamanda bir aktarımın dönüşümüdür. İçimizdeki sesi duymak, ötekini duyarken de kendi sesimizi seçmek ve bu seçimden suçluluk duymamak… Sevilmek isterken kendimiz kalabilmek… Ait olurken ayrışabilmek… Kadınlığın en gerçek, en insani tarafı belki de tam burasıdır.


Psk. Merve Vural

Share -