Hepimizin hissettiği ortak bir duyguya dönüştü kaygı. Artık yalnızca tehdit ya da tehlike altında olduğumuzu algıladığımız anlarda ortaya çıkan geçici bir sıkıntı hâli değil; hayatımızın arka planına yerleşen bir deneyim olma yolunda ilerliyor.
Aslında kaygı, tehlikeye karşı bizi uyaran ve hayatta kalmamıza yardımcı olan doğal bir duygudur. “Kaç ya da savaş” olarak adlandırılan hayatta kalma sisteminin bir parçasıdır. Zihnimiz ve bedenimiz bir tehdit algıladığında devreye girer; kaçmamızı ya da kendimizi korumamızı sağlayan fiziksel tepkiler ortaya çıkar.
Ancak tehdit algısı sürekli aktif hâlde kaldığında, kaygı koruyucu olmaktan çıkar ve yorucu bir hâl alır. Bugün pek çoğumuz, gerçek bir tehlike olmamasına rağmen:
Yaşanan duruma göre kaygıyı orantısız biçimde yoğun hissediyor,
Sürekli tetikte yaşıyor,
Kontrolü kaybetme korkusuyla geleceği kontrol etmeye çalışıyor,
En kötü senaryolara zihinsel olarak hazırlanıyor,
Kaygının beraberinde getirdiği fiziksel belirtileri yoğun biçimde hissediyor,
Aşırı düşünüyor ve
Bedensel belirtilerin sık ve tekrarlayıcı bir döngüye girdiğini fark ediyor.
Bu noktada kaygı, işlevselliğini yitirerek koruyucu bir mekanizma olmaktan çıkar ve bedensel bir yüke dönüşür.
Belirsizlik Çağı
Zihnimiz belirsizliği sevmez. Ne zaman ne yaşayacağını bilmek zihni rahatlatır. Ancak modern çağın en belirgin özelliklerinden biri belirsizliktir. Birçok kişi hayatının pek çok alanında kendini güvence altına almaya çalışırken, kontrol ihtiyacı kaygıyı sürdüren bir döngüye dönüşür.
Çağın hızına yetişememek, özellikle gençlerin iş ve kariyer yollarının net olmaması, ekonomik koşulların sürekli değişmesi, ilişkilerin sağlam temellere oturamaması ve duygusal olarak yetersizlik hissi; kaygıyı besleyen temel faktörler hâline gelir. Buna, teknolojinin gelişmesiyle sosyal medyanın daha merkezi bir yer edinmesi ve “doğru yaşam” ya da “mükemmel yaşam” algılarının yaygınlaşması da eklendiğinde, eksiklik hissi daha da derinleşir.
Sosyal Medya ve Dijital Çağ Kaygıyı Nasıl Besliyor?
Teknoloji ve sosyal medya, modern yaşamın büyük bir bölümünü kaplıyor. Zihnimiz sürekli ekranlardan gelen uyaranlarla meşgul. Bildirimler, yeni içerikler, kaçırma korkusu (FOMO)… Bunların hepsi beynin sürekli tetikte kalmasına neden oluyor.
Bu noktada kaygı, bir tehlike hissinden çok yetersizlik duygusundan beslenmeye başlıyor. Sürekli karşılaştırma, içsel güven duygusunu zayıflatırken kişi kendini yalnızca başkalarıyla değil, kendi potansiyeliyle de bitmeyen bir yarışın içinde hissediyor. Bu yarış, kaygının kronikleşmesi için verimli bir zemin oluşturuyor.
Gerçekçi olmayan yaşam standartları zamanla bize şunları düşündürmeye başlıyor:
Hayatımızın kusurlu olduğu,
Sürekli bir şeyleri kaçırdığımız,
Geleceğe dair yanlış kararlar aldığımız,
Daha fazlasını yapmamız ve daha iyi olmamız gerektiği.
Kaygı, yalnızca bireysel bir sorun değil; belirsiz geleceklerin, hızın ve yetersizlik hissinin doğal bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Kaygıyı yalnızca bireyin sorumluluğu gibi görmek, kişiyi yalnızlaştırır ve yükünü ağırlaştırır.
Kaygıyla baş etmeye çalışırken sınırlarımızı kabul etmek, her şeyi kontrol edemeyeceğimizi fark etmek ve bu duygunun insan olmanın bir parçası olduğunu kendimize hatırlatmak süreci daha taşınabilir kılabilir.
Psk. Melisa Engin

