Bir görüntü geliyor ekranımıza, iki saniye bakıp “bu da tamam” diyerek geçiyoruz. Sonra bir yenisi. Günün sonunda zihnimiz dolu, yorgun ancak bu ne kadar verimli bir doluluk? Tüketim dünyası, bize yalnızca kıyafet, içerik, bilgi satmıyor; aynı zamanda bir “hız vaadi” satıyor: Hızlı öğren, hızlı iyileş, hızlı toparlan, hızlı geç, hızlı yaşa… Sorunların da çözümlerinin de tek tıkla bulunabildiği bir evrende yaşıyormuşuz ya da böyle olması gerekiyormuş gibi bir illüzyon inşaa edilmeye çalışılıyor.
Bu hız vaadi, psikoterapiye bakışımızı da dönüştürüyor. Terapiyi “ruhsal tamir servisi” gibi görmeye başladığımızda, iç dünyamızdaki sıkıntıyı bir arıza olarak etiketleyip şunu bekliyoruz: “Şu his gitsin, şu düşünce düzelsin, şu ilişki sorunu çözülsün.” Tüketim kültürü bize sonuç odaklı bir dil ve algı öğretiyor. Oysa ruhsal yaşantı, bir uygulamayı günceller gibi “yeniden başlatınca” düzelmiyor. Terapi de çoğu zaman, “hemen iyi hissetme” “mutluluk satın alma” değil, “ne yaşıyorum?” sorusunun bireyin kendi ruhsal süreçleri ve biricikliği ekseninde izini sürme alanıdır.
Peki ruhsal sorunlarımızı neden bu kadar yüzeysel ele alma eğilimindeyiz? Derine indiğimizde yalnızca bir problemi değil; o problemin taşıdığı hikayeyi, kaybı, utancı, öfkeyi, kırılganlığı da görürüz. Ve bu, zihnin “hemen geçsin” diye koşullandığı bir dünyada oldukça yorucu gelebilir. Ayrıca modern yaşamın gerçek yüzü, durup düşünmeyi neredeyse bir lüks haline getiriyor. İç dünyamızda, bedenimizde bazı sinyalleri fark etsek bile dikkatimiz dışarı kolayca yöneliyor; yeni bir video, yeni bir tavsiye, yeni bir “şunu yaparsan iyileşirsin” listesi… Bu da bizi aslında şuna itiyor; derinleşmek yerine idare etmek, anlamlandırmak yerine susturmak, hissetmek yerine görmezden gelmek…
Bir de ruhsallığımızı mekanik görme eğilimimiz var: “Kaygım var; demek ki şunu yapmalıyım.” “Motivasyonum yok; demek ki şu rutini uygulamalıyım.” Elbette rutinler, teknikler, davranış değişimleri kıymetli. Ama ruhsallığımız sadece mekanik bir düzenek değil; ilişkiseldir, deneyimseldir, geçmişle bugünün sürekli harmanlandığı bir yerdir. İnsan bazen aynı davranışı defalarca tekrar eder çünkü yalnızca “alışkanlık” değildir mesele; o davranış bir şeyi koruyordur, bir acıyı örtüyordur, bir ihtiyacı ifade ediyordur. Mekanik bakış, semptomu düşman ilan eder: “Bunu yok edelim.” Daha insani bir bakış ise semptomun dilini duymaya çalışır: “Bu bana ne anlatıyor?” . Tanısal açıdan bakıldığında bile bilinen kaygı patolojileri her bireyde çok özgün bir ortaya çıkış ve gidişat seyrediyor.
Terapiyi de mekanik gördüğümüzde, terapisti “çözüm üreticisi” gibi konumlandırırız. Seansın sonunda bir reçete bekleriz: üç maddelik öneri, beş adımlık plan, bir cümlelik rahatlama… Oysa terapide en dönüştürücü anlar çoğu zaman “bir şeyin çözülmesiyle, terapistin devamlı danışanı iyi hissetirme güdüsüyle” değil, “bir şeyin seans odasında görünür olmasıyla” gelir. Kendi hikâyenle temas etmek, tekrar eden döngünü fark etmek, bir duygunun aslında neye ait olduğunu anlamak… Bunlar hızlı tüketilmez. Çünkü insan hızlı değişmez. Hızlı değişiyormuş gibi yapabilir; bastırabilir, geçici olarak toparlayabilir, kendini oyalayabilir. Ama uzun vadeli dönüşümler, iç dünyadaki farkındalıklarla, ortaya çıkanlarla baş etme gücümüzü görebilmekle mümkündür. Bu da zaman, güven ve istiktar ister.
Belki burada küçük ancak önemli bir noktaya değinebiliriz: Hızlı rahatlama ve iyileşme başka süreçlerdir. Rahatlama, bazen birkaç seans içinde bile mümkün olabilir; çünkü içeriği konuşmak, anlaşılmak, yalnız olmadığını hissetmek gerçekten hafifletebilir. Ama iyileşme dediğimiz şey çoğu zaman “benim içimde neden böyle oluyor?” sorusuna verilen aceleci cevaplarla değil; o sorunun içinde kalabilme kapasitesiyle, terapist ve danışan arasındaki ilişkiyle, terapi sürecinin çerçevesi içinde kalabilmekle oluşur. Terapi bu yüzden bir “hızlı çözümler projesi” değil, ruhsallığımıza temas ettiğimiz bir alandır (Kendinle temas, duygunla temas, geçmişinle temas, ilişkilerinle temas..) ve bu temasın hızı, boyutu dalgalı bir süreci barındırır.
Tüketim dünyası bize “kolay ve hızlı”yı öğretiyor; terapi ise çoğu zaman “yavaş ve sahici”yi hatırlatıyor. Reels kaydırır gibi hayatı kaydırmaya çalıştıkça içimizde çözülmeyen bir şey birikiyor. Belki de tam tersine ihtiyacımız var: Kaydırmak, hemen geçmek değil, durmak. “Geçsin” demek değil, “ne oluyor” diye sormak. Çünkü bazı meseleler çözülmekten önce anlaşılmak ister ki insanın deneyimleri her zaman çözümü olabilen deneyimler olmak zorunda da değildir. Tek ve somut çözümler değildir sadece insanı iyi hissetiren, terapi süreçlerinde de en çok gördüğümüz durum; farketmenin, anlamlandırmanın, görmenin, kendine deneyimlerine başka açılardan bakabilmenin ve bu eksen içerisinde belki hayatını yeniden gözden geçirmenin ve düzenlemenin de oldukça iyi düzeyde iyileştirici dönüştürücü etkileri olabildiğidir.
Bazı duygular, düşünceler, deneyimler, anılar susturulmak değil, tutulmak ve kapsanmak ister. Ve bazen en büyük ilerleme, özellikle terapi süreci için durmak da olabilir. Terapi, hızlı tüketilen bir ürün gibi değil; insanın kendi iç dünyasına doğru yol aldığı bir süreçtir. Yavaş olabilir, zor olabilir, rahatsız edici olabilir, ancak terapi, tam da bu yüzden dönüştürücü gücünü buralardan alır.
Psk. Merve Vural

