Sanmak, aslında bilmediğimiz bir şeyi kendimize anlatma şeklimizdir.
Bilmediğimiz bir şeyi bildiğimizi varsaymak, zihnimizdeki boşluğu tanıdık bir hikayeyle doldurmaktır. Yani bir tür anlam verme çabasıdır. İnsan zihni belirsizliğe dayanmakta zorlandığı için, net olmayan durumlara kendi geçmiş deneyimlerinden, arzularından ya da korkularından parçalar eklemeye meyillidir.
Dolayısıyla sanmak, yalnızca bir yanlış anlama değil; aynı zamanda zihnin boşluğu tolere edememesi ve onu kendi öyküsüyle kapatma girişimi olabilir.
Psikanalitik açıdan bakıldığında sanmak, çoğu zaman savunma düzeneklerinin bir parçası olarak kendini gösterir. Çünkü gerçekliğin çıplak hali bazen bizim için fazla sarsıcıdır. Bu nedenle sanmak, hem bizi koruyan hem de zaman zaman yanılsamaların içinde tutan bir mekanizma olarak çalışabilir.
Örneğin biri bize mesafeli davrandığında, bu durumu yalnızca o anki davranışla değil; geçmişte bizimle mesafeli olan bir figürle, belki bir ebeveynle ilişkilendirerek anlamlandırabiliriz. Çocukken yeterince ilgilenmeyen bir babanın izi canlanabilir. Ya da birinin ilgisi, geçmişte yaşanmış bir sevgi eksikliğinin telafisi gibi hissedilebilir.
Biri bizi övdüğünde, sevgisiz bir anneye karşı duyulan ilgi özlemi harekete geçebilir ve o sesi olduğundan daha büyük duyabiliriz. Geçmişte ihtiyaç duyduğumuz ama eksik kalan bir duygu, bugünde yankılanıyor gibidir.
Bu durumda karşımızdakine değil; zihnimizde kayıtlı eski bir ilişki izine tepki veriyor oluruz.
Başka bir deyişle, o anda aslında geçmişteki bir sahnenin izine tepki veriyoruzdur; fakat hissettiğimiz şey, bugünkü benliğimizde, şimdiki ilişkilerimizde canlanır. Geçmişin duygusu bugünde yankılanır.
Çünkü sanmakla gerçeklik arasında ince bir boşluk duyumsuyorum ve bu boşluk, bir nesneye ya da kişiye yakın olmaya çalıştığımız anlarda daha da belirginleşiyor. Bağ kurmak riskli bir iştir.
İşte o anda sandıklarımızla gerçeklik çarpışır. Kimimiz için bu küçük bir hayal kırıklığıdır, kimimiz içinse daha derin bir sarsılma.
Bu anlarda yalnızca karşımızdaki kişiyle olan durumu değil, kendi içimizde kurduğumuz duygusal senaryoyu yaşarız. Yani bildiğimizi sandığımız şey, çoğu zaman gerçekle değil; zihnimizin yarattığı anlamlarla ilgilidir.
Bu noktada “sanmak” ile “bilmek” arasındaki fark belirginleşir. Hanna Segal bu farkı şöyle anlatır:
Segal’a göre bilmek, yalnızca bir şeyi kavramsal olarak anlamak değil; onu duygusal olarak da kabul edebilmektir. Sanmak ise bir savunma biçimidir. Böyle düşündüğümde, bilmek bana yüzleşmeyi çağrıştırırken; sanmak, zihnin korunaklı bir odasında kalmayı hatırlatıyor.
Cevaplara hemen ulaşmak mümkün değil. Ama birlikte düşünmek mümkün.
Sanmak üzerine düşünüldüğünde, cevaplardan çok soruların eşlik ettiği görülüyor. Bu soruların kesin yanıtları olmayabilir; ama varlıkları bile düşünmeye alan açıyor.
Görüşmek üzere.
Psk. Zeynep Alaca

