Sanmak ve Bilmek Arasındaki İnce Çizgi: Zihnin Savunma Hikayeleri

21.01.26 07:00 AM

Hayatta çoğu şeyi sanıyoruz; biri bizi seviyor sanıyoruz, bir işi başardık sanıyoruz, ilişkilerle ilgili kulağıma çalınan bir yerden: Adam sanıyoruz.
Çocukların dünyasında yinelenen bir yerden: Oyun sanıyoruz.
“Sanıyorum ki şöyle dedi”, “Sanmıştım ki böyle düşündü”…

Sanmak, aslında bilmediğimiz bir şeyi kendimize anlatma şeklimizdir.

Bilmediğimiz bir şeyi bildiğimizi varsaymak, zihnimizdeki boşluğu tanıdık bir hikayeyle doldurmaktır. Yani bir tür anlam verme çabasıdır. İnsan zihni belirsizliğe dayanmakta zorlandığı için, net olmayan durumlara kendi geçmiş deneyimlerinden, arzularından ya da korkularından parçalar eklemeye meyillidir.

Dolayısıyla sanmak, yalnızca bir yanlış anlama değil; aynı zamanda zihnin boşluğu tolere edememesi ve onu kendi öyküsüyle kapatma girişimi olabilir.

Psikanalitik açıdan bakıldığında sanmak, çoğu zaman savunma düzeneklerinin bir parçası olarak kendini gösterir. Çünkü gerçekliğin çıplak hali bazen bizim için fazla sarsıcıdır. Bu nedenle sanmak, hem bizi koruyan hem de zaman zaman yanılsamaların içinde tutan bir mekanizma olarak çalışabilir.

Bazen de sanmak, bir aktarım biçimi olarak ortaya çıkar.
Aktarım, kişinin geçmişte önemli kişilerle yaşadığı duygusal deneyimleri, farkında olmadan bugünkü ilişkilere taşımasıdır. Yani aslında o kişiyi değil, o anda iç dünyamızda canlanan bir başkasını — çoğu zaman geçmişten birini — görüyor olabiliriz.

Örneğin biri bize mesafeli davrandığında, bu durumu yalnızca o anki davranışla değil; geçmişte bizimle mesafeli olan bir figürle, belki bir ebeveynle ilişkilendirerek anlamlandırabiliriz. Çocukken yeterince ilgilenmeyen bir babanın izi canlanabilir. Ya da birinin ilgisi, geçmişte yaşanmış bir sevgi eksikliğinin telafisi gibi hissedilebilir.

Biri bizi övdüğünde, sevgisiz bir anneye karşı duyulan ilgi özlemi harekete geçebilir ve o sesi olduğundan daha büyük duyabiliriz. Geçmişte ihtiyaç duyduğumuz ama eksik kalan bir duygu, bugünde yankılanıyor gibidir.

Bu durumda karşımızdakine değil; zihnimizde kayıtlı eski bir ilişki izine tepki veriyor oluruz.

Burada belki şunu fark edebiliriz:
Sanmak, yalnızca bir yanlış anlamadan ibaret değildir. Zihnimiz, net olmayan durumları geçmişten tanıdığı örüntülerle doldurur. Bu nedenle sanmak, bir hatırlayış biçimi de olabilir. Ancak bu hatırlayış geçmişe ait olsa bile, duygusu bugünde yaşanır.

Başka bir deyişle, o anda aslında geçmişteki bir sahnenin izine tepki veriyoruzdur; fakat hissettiğimiz şey, bugünkü benliğimizde, şimdiki ilişkilerimizde canlanır. Geçmişin duygusu bugünde yankılanır.

Zihnimde şu cümle var:
İnsan, bildiğini sandığı şeyin içinde yalnızlaşır.

Çünkü sanmakla gerçeklik arasında ince bir boşluk duyumsuyorum ve bu boşluk, bir nesneye ya da kişiye yakın olmaya çalıştığımız anlarda daha da belirginleşiyor. Bağ kurmak riskli bir iştir.

Bir bakışa fazla anlam yüklemek, bir kelimeyi büyütmek, bir suskunlukta terk edilme korkusu duymak…
Zihin, o anın belirsizliğini geçmişten tanıdığı duygularla doldurur. Fakat bazen karşımızdaki kişi, bizim kadar anlam yüklememiştir.

İşte o anda sandıklarımızla gerçeklik çarpışır. Kimimiz için bu küçük bir hayal kırıklığıdır, kimimiz içinse daha derin bir sarsılma.

Bu anlarda yalnızca karşımızdaki kişiyle olan durumu değil, kendi içimizde kurduğumuz duygusal senaryoyu yaşarız. Yani bildiğimizi sandığımız şey, çoğu zaman gerçekle değil; zihnimizin yarattığı anlamlarla ilgilidir.

Bu noktada “sanmak” ile “bilmek” arasındaki fark belirginleşir. Hanna Segal bu farkı şöyle anlatır:

“Sanmak, düşünce üretimi olmayan boş bir inançtır.
 Bilmek ise, duyguyu içsel olarak düşünceye çevirebilme kapasitesidir.”

Segal’a göre bilmek, yalnızca bir şeyi kavramsal olarak anlamak değil; onu duygusal olarak da kabul edebilmektir. Sanmak ise bir savunma biçimidir. Böyle düşündüğümde, bilmek bana yüzleşmeyi çağrıştırırken; sanmak, zihnin korunaklı bir odasında kalmayı hatırlatıyor.

Bu noktada sanmanın bir savunma biçimi olarak ortaya çıkışını Freud’un yansıtma kavramıyla da düşünebiliriz. Yansıtma, kendi bilinçdışı duygumuzu başkasının davranışına yüklemektir. Ve şöyle sanarız:
“O bana kırgın”, “O beni önemsemiyor.”

Oysa bazen gerçek şudur:
Ben ona kırgınımdır.
Ben kendimi önemsiz hissediyorumdur.

Bunları düşünürken zihnime şu sorular geliyor:
Bugün neyi ve kimi ne sandım?
Gerçekten bana ne söylendi?
Ne zamandır bir şeyin aslında böyle olmadığını biliyorum ama kendime söylemiyorum?

Cevaplara hemen ulaşmak mümkün değil. Ama birlikte düşünmek mümkün.

Sanmak da insana dair.
Ama bugün sanıyorsam; sormayı,
bakabiliyorsam tekrar bakmayı,
durabiliyorsam durmayı,
ve yeniden duymayı deniyorum.

Sanmak üzerine düşünüldüğünde, cevaplardan çok soruların eşlik ettiği görülüyor. Bu soruların kesin yanıtları olmayabilir; ama varlıkları bile düşünmeye alan açıyor.

Bir sonraki yazıda, zihnin yolculuğu başka bir kavramın penceresinden sürecek.
O zamana kadar, sanmakla bilmek arasındaki ince boşluk akılda tutulabilir.

Görüşmek üzere.


Psk. Zeynep Alaca

Share -