Kendin olmak genellikle romantik bir kavram gibi anlatılır.
Sosyal medyada “authentic self”, “be your true self” gibi sloganlar dolaşır.
Sanki kendin olunca her şey hafifleyecek, ilişkiler kolaylaşacak, hayat düzenli bir ritme girecekmiş gibi.
Ama pek konuşulmayan bir tarafı vardır:
Kendin olmak acıtır.
Çünkü kendin olmak, bir karakteri bırakmak demektir.
Çoğumuz büyürken sevilmek için bir versiyonumuzu tasarlarız.
Daha uyumlu, daha sessiz, daha başarılı, daha “sorunsuz”.
Bazen daha komik, bazen daha zeki, bazen daha güçlü…
Bu versiyon çoğu zaman bir hayatta kalma stratejisidir.
Sevilmek için küçülmek, kabul görmek için şekil almak, terk edilmemek için ihtiyaçlarını susturmak.
Bir noktada bu karakterle yaşamaya alışırız.
Ve sonra “Ben kimim?” diye sormaya başladığımızda, karşımıza bir yabancı çıkar.
Kendin Olmak = Kaybetmek
Kendin olmaya başladığında bazı insanlar seni kaybeder.
Ama aslında kaybolan, onların alıştığı personadır.
“Hayır” demeye başladığında, daha az uyum sağladığında, sınır çizdiğinde…
Bazıları için “değişmiş” olursun.
Oysa değişen sen değil, maskedir.
Kendin olmak;
daha az sevilme ihtimalini göze almak,
daha az onay almak,
daha az anlaşılmak demektir.
Ama aynı zamanda daha fazla kendini duymaktır.
Büyümek çoğu zaman motivasyonla gelmez.
Daha çok yasla gelir.
Eski seni bırakırsın.
Ona teşekkür eder, artık işlevini yitirmiş savunmalarını gömersin.
Sevilmek için şekil alan çocuğa bakıp:
“Artık buna ihtiyacımız yok” dersin.
Bu bir tür içsel cenaze törenidir.
Yeni sen, eski senin ardından doğar.
Kendin olmak rahat bir süreç değildir.
Ama bir noktada şunu fark edersin:
Maskeyi taşımak, onu çıkarmaktan daha ağırdır.
Belki kendin olmak, özgürlükten önce acıdır.
Ama sahte olmak, uzun vadede kendini kaybetmektir.
Dürüst olmak gerekirse:
Kendin olmak zor. Ama başkası olmak daha zordur.
Psk. Selin Elihayrat

